sanat nedir

Sanat Nedir ?

Sanat sözcüğü genellikle plastik veya görsel dediğimiz sanatlar için kullanılır. Aslında edebiyat ve müzik sanatlarını da kapsar. Bütün bu sanatların kullandıkları malzemeler farklı olmasına rağmen, ortak özellikleri vardır. Schopenhauer bütün sanatlarda müzik olma isteği olduğunu söylerken, müziğin soyut özelliğini vurgulamak istemiştir. Çünkü müzikte dinleyici ile sanatçı arasında başka bir ifade aracı yoktur. Sanatçı doğrudan doğruya dinleyiciye ulaşır. Oysa ressam çevresinde gördüğü dünya ile kendini anlatmaya çalışır. Şair güncel yaşamımızdaki sözlükleri kullanır. Mimar sanatını başka işler için yararlı olan binalarla ifade eder. Sadece besteci kendi sanat eserini yaratabilir. Ancak tüm bu sanatların ortak özellikleri vardır. Hoşa gitmek, beğenilmek isteği. Bu isteğe bağlı olarak sanatın en basit tanımı “Hoşa giden biçimler yaratma çabası” olarak yapılabilir.

Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya sözcüklerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştır” der. İnsan nasıl duymaya, düşünmeye başladığından itibaren kelimenin gerek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren gerçekten tarih sahnesine girmiş olur. Sanat, din ve felsefe gibi insanı günlük yaşamın dar sınırlarından kurtaran, sonsuzluğun enginliğine götüren kuvvetli bir eldir. Sanatta güzeli, dinde tanrıyı, bilimde doğruyu arayan insan ruhu (Tin) aslında kendini aramaktadır. Hegel’e göre: salt felsefe değil din, hukuk, bilim ve sanatta belli bir dönemin ve zamanın doğal ve zorunlu ürünüdür. Aslında din, felsefe, bilim, sanat hatta teknik gibi bütün bu insan beceri alanları birbirine sıkı bir biçimde bağlıdırlar. İnsan ruhunun kendi özünü özgürce gözlemlemesi ile sanat, kendi özünü simgelerle kavramasından din doğar. Her sanat yapıtı varolan bir şey ile bir nesne ile ilgilidir. Belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim belli bir doğa parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu belli olayların simgelenmesidir.

Bir şiir ya da müzik parçası ya da doğadan ya da varlıktan bir parça olan insan ruhundan, insan duygularından  bir anlatımıdr. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi sanatın öz konusunu oluşturur. Sanat insanlığın başlangıcından beraberinde getirdiği ve insana özgü bir yeti (Meleke)dir. Her sanat yapıtı varlık hakkında bir yorumdur. Ortaya çıkan her yeni düşünce dünyayı yeniden ve kendine özgü bir biçimde dile getirir.

Sanat, insanla doğadaki nesnel gerçekler arasındaki estetik ilişkidir. Bu ilişkiyi oluşturan üç aşama vardır. Birinci aşamada sanatçı olan kişi doğadaki maddi özellikler (Renkler, Sesler, Hareketler ve çeşitli fiziksel dış tepkiler) algılar, ikinci aşamada bu algılar estetik amaçlar göz önündetutularak hoşa giden biçimlere ve kalıplara dökülür. Son aşamada ise sanatçıda daha önceden var olan duygu ve heyecan durumlarına yeni algılar uydurulur. Sanat yetkinliğinin ve gelişmesinin en üst düzeyine yükseldiği zaman, yarattığı hayallerle, kendi özüne daha uygun düşen bir anlatım türü, gerçeği dile getiren daha iyi bir anlatım biçimi bulur.

İnsan zihninin en kuvvetli ihtiyacı eşya ve olaylara bir düzen vermektir. Düzensizlik zihin için yokluk ifade eder. Düzen ise insanın kendi varlığını anlamasının ana koşuludur. Bu bakımdan sanat bir düzene koyma işidir. Sanatçı dış dünyanın çeşitliliği ve değişikliği ile iç dünyanın çeşitliliği ve değişikliğini bir sentez içinde birleştirir. Estetik ve sanat olayı insan ile nesneler dünyası arasında meydana gelen bir tür bilgi olayıdır. B. Croce^ye göre: Bir aynadaki görüntüler gibi sanat da bize gerçekliği değil, gerçeklerin görüntüsünün kopyasını gösterir. Sanatçı nesnelerin görünüşlerini taklit eder. Estetik duyular bilginin bilimidir. Sanatı yaşamı anlayan zekanın, onu en ilgi çekici en güzel şekillere sokması demektir.

Genel bir sanat teorisine göre: İnsan duyularının önüne konan şeylerin biçim, yüzey ve kütlesine göre davranır. Eşyaların belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzen eksikliği ise insanda sıkıntı yaratır. Bir nesnenin insana hoş bir etki getirebilmesine güzellik denir. Güzellik hayal gücümüz ile düşünce gücümüz arasındaki uyuşumdur. Çıkarsız bir hazdır. Çirkinlik ise duygularımız arasındaki biçim bağlantısının sağlanamamasındandır. Güzellik kavramı çoğu kez aldatıcı belirtiler gösteren ve tarih boyunca durmadan değişen bir olay olarak değerlendirilebilir. Aslında sanat da bütün bu belirtileri içine alır.

Sanat hakkındaki anlaşmazlıkların başında sanat ile güzellik sözcüklerinin kullanılışındaki tutarsızlık gelir. Her güzellik sanattır, çirkinlik olan yerde sanat yoktur düşünceleri sanat ile güzelliği bir saymakta ve bizi sanatı değerlendirmede yanılgıya düşürmektedir. Çünkü sanatın güzellik olması gerekmez. Güzeli tanımlarken”hoşa giden şey” dersek, güzel bir çiçeği koklamak veya güzel bir meyve yemek de hoşumuza gider. Buna benzer fiziksel duyguları da güzel olarak kabul etmek mi gerekir? Bir doğa nesnesi hiçbir zaman bir sanat yapıtıyla güzellik yönünden kıyaslanmaz. Çünkü doğa bu bakımdan yetkin değildir. Güzelde bu yetkinlik görünüşe ulaşır. Gerçekte bulunmayan bu yetkinlik onu kavrayabileceğimiz duyarlığı izleyen fantazimizle bir görünüşe ulaşmalıdır. Sanattaki güzel doğadaki güzelliklerin insan ruhundan geçerek oluşturmuş olduğu bir güzelliktir. Nasıl ki ruhun yaratmaları, doğa ve onun görünüşünden çok daha yüksek düzeyde bulunuyorsa sanatsal güzelin kendisi de doğal güzellikten çok daha yukarıda yer alır.

Doğa karşısında insanın aldığı estetik tavır ve estetik algı estetik hoşlanmaya dönüşür. Güzel bir şiir, bir müzik parçası ya da resim de bizde estetik haz uyandırır. Duyusallık estetik yavır ve yaşantı için zorunlu bir temeldir. Bu duyusallık ile estetik hoşlanma arasında bir ilişki vardır. Örneğin kışın sıcak bşr odaya girmek veya yazın soğuk bir şey içmek hoşumuza gider. Bütün bunlar duyusal hoşlanmadır. İzlediğimiz bir tiyatrodan veya okuduğumuz bir romandan da haz alırız. Ama bu haz aynı tip bir haz değildir. Çünkü duyusal hoşlanmalar belirli bir dış uyarıcının varlığına bağlı olup, uyarıcı olduğu sürece sürer, uyarıcı ortadan kaybolunca, duyusal hoşlanma da ortadan kalkar. Buna karşılık estetik haz, Örneğin; dinlediğimiz müzik bitse dahi bizde bıraktığı etkiler sürer. İzlediğimiz bir oyunun, okuduğumuz bir romanın günlerce etkisinde kalırız. Estetik haz duyu alanında doğar. Bu alanı aşar insan kişiliğinin bütünlüğüne yönelir. Diğer yandan duyusal haz her zaman olumlu etki verir. Estetik haz da duyular acılı olsa dahi yine estetik haz verebilir. Örneğin; Hamlet tragedyası veya Lakoon heykel grubundan edindiğimiz estetik duyularda olduğu gibi.

Sanatın amacı duygu, düşünce ve heyecanlarımızı biçimlendirerek başkalarına ulaştırmaktır. Güzellik ise bazı biçimlerin bize verdiği duyuştur. Bütün bunlara dayanarak sanatla ilgilenen kişiler kendi güzellik duyguları ne olursa olsun geçmiş devirlerdeki diğer insanların gerçek belirtileri olan sanat yapıtlarını sanat alanına kabul etmek zorundadırlar. Onun için primitif, klasik veya barok sanatı aynı derecede ilgi çekici ve önemlidir.

B. Croce “Sanat sezgidir” der. Sezgi ile sanatın özdeşliği bir kez ortaya konulunca, sanatın bağımsızlığı kendiliğinden ispat edilmiş olur. Çünkü sezgisel bilginin özyapısı zihnin diğer etkinlik biçimlerinden bağımsız olarak gelişmektedir. Sezgi duygu tepkilerini ifade eden bir sözcüktür. Sanatçının biçimi yaratırken başvurduğu düzen ve dizginleme de kendi başına bir ifade tarzıdır. Ölçü,denge, ritim ve harmoni gibi terimlerden oluşan biçim de aslında sezgiye dayanır. Sanatçı çalışırken biçimi aklını zorlayarak bulmaz, onu heyecanlarını sınırlayarak ve belli bir istikamete yöneltelerek bulur. Sanatı “Biçim verme isteği” olarak tanımladığımızda, aklını kullanarak çalışmak yerine, tamamen içgüdüsel bir çalışma olarak kabul ederiz. Bu sebepten hiçbir dönemin sanatını bir diğerinden üstün tutmak doğru olmaz. Çünkü primitif sanatın Yunan sanatından ya da Rönesans!ın Barok’tan güzellikçe daha üstün olduğu söylenemez. Her dönemi kendi şartları ve güzellik anlayışı içinde değerlendirmek gerekir. Çünkü sanat zamanın bir üründür. Tarih, din ve ortam onu etkileyen en önemli faktörlerdir. Yoksa sadece sanatçının yaratıcılığından doğmamıştır.

Sanatçının çok zeki olması gerekmez ama çok duyarlı olması gerekir. Sanatçı bize kendinden bir şeyler vermelidir. Yapıtı orjinal ve o kişiye özgü bir görünüşte olmalıdır. Sanat insanın kendi insanlığını tanımasıdır. Aslında portre ressamlığının da gerçek sebebi de budur.

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön